ÖLMEYEN SEVGİ
Genç adam elinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, ´Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum´ dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?
İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı... Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??...
Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı. Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden bir damla daha yaş güllerin üzerine damladı...
Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı... Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı...

İŞTE ÖYLE BİRŞEY
Hani bir yağmur yağar ya bazen... (Birden aklınızı uzun zamandır haber alamadığınız, ne yaptığını bilmediğiniz eski sevgiliniz gelir. ) Hani gök gürler ya arkasından... ( Arayıp, aramama arasında gidip gelirsiniz. İçinizden bir ses ´ara´ demektedir ve o ses giderek yükselmektedir. Telefon ellerinizdedir, numaralar aklınızda. Dayanamaz, dokunursunuz tuşlara.) Hani şimşekler çakar ya peşinden... ( O da çok sevinmiştir sesinizi duyduğuna. ´Nasılsın´ diye sorarsınız ama aslında merak ettiğiniz şey ´Bensiz nasılsın´ dır.)
Hani ıssız yoldan geçerken... (Duyduğunuz ses öyle tanıdıktır ki, güven verir size. Birlikte paylaştığınız anılar birer birer geçit yapmaya başlar önünüzden.) Hani bir korku duyar ya insan... (Sesini test etmeye çalışırsınız. En ufak bir titremeyi, en ufak bir heyecan kırıntısını kendinize yontarsınız. ´Demek o da etkileniyor´ dersiniz. Ya da tam tersi... Sesindeki soğukluğu algılamaktan korkarsınız. O soğukluk, size dair içinde hiçbir şey kalmadığını gösterecektir ve bununla yüzleşmek o an içinde hiç de işinize gelmeyecektir. ) Hani bir şarkı söyler içinden... ( Söylemek istediğiniz çok şey vardır. ´Özledim´ demek istersiniz ama bunu içinizden söylersiniz. Aynı şekilde karşılık görememeyi kaldıramacağınız için tedirginsinizdir. )
Hani eski bir resme bakarken... (Sahi neden ayrılmıştınız? Neydi bu aşkı bitiren şey? Düşündüğünüzde de ne anlamsız gelir. Belki basit bir kavga, belki bir kıskançlık. Belki de bir ihanet. Ama hiçbir şeyin önemi yoktur artık. Oradasınızdır, onun yanında. Gözünüzün önünde hep onunla olduğunuz anlar vardır.) Hani yılları sayar ya insan... ( Ayrıldığınız ilk anlarda ne kadar da umutsuzdunuz. Günler, geceler geçmek bilmezdi, sayardınız ama bitmezdi.) Hani gözleri dolar ya birden... ( Gözyaşları hücuma kalkmaya hazır askerler gibi beklemektedir gözlerinizin içinde. Konuştukça ağlamamak için zor tutarsınız kendinizi. ´Neden´ demek istersiniz. ´Neden bitti´... diyemezsiniz, dudaklarınızı ısırırsınız. İçinize akar göz yaşları çaresiz. Zayıflığınızı anlamasını istemezsiniz. )
Hani yıldızlar yanıp sönerken... ( Oydu yıldızınız bir zamanlar. Siz her yıldıza onun adını verirdiniz.) Hani bir yıldız kayar ve insan... (Ama yoktur o yıldız artık. Yıldızsız gecelerde yaşamaya mahkumsunuzdur ya da kendinize yeni bir yıldız bulmuşsunuzdur. ) Hani bir telaş duyar ya birden.. (´Ne yapıyorum ben?´ diye sormaya başlarsınız bir anda. Telefonu ´Kendine iyi bak´ sözüyle kaparsınız ve yalnız kalırsınız. Bir garip duygu çöker omuzlarınıza.. . Ve o duyguyla uyuyakalırsınız. )
Sabah uyanırsınız ve sorarsınız kendinize ´Neydi bu?´... Cevabı yoktur. Çünkü ´İşte öyle bir şey´dir bu... O an yaşadığınız ve belki de bir daha hiç yaşamayacağınız bir şey...
ALINTIDIR
AŞK AYAKKABIDIR
Bedenin yükünü ayaklar taşır , ruhun yükünü yürekler ..
Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz.
İçinizin acılarını,sıkıntılarını,kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve ´güzel´ bir aşk ararsınız.
Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir... Bazıları çamur yağmur,toz toprak kar buz gibi her türlü ´kötü hava´koşullarına dayanıklıdır.
Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak ´yamulur´ ilk yağmurlu havada ´altı açılır´ veya güzel havalarda bile ´iki günde bozulup´gider.
Aşkları da ayakkabılar kadar ´itinayla´ seçmezseniz,tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir.
Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için ´zamanla açılır´ diyen satıcıya inanarak alırsanız,zaman içinde ayak kemiklerinizde ´deformasyon´ başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp´zamanla düzelir´diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların ´çarpıldığını´ görebilirsiniz.
Aşık olabileceğiniz insan türü,tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde,farklı kalitelerde ve sayısız ´renktedir´..
Aşkı bir çeşit serüven olarak´spor´gibi yaşayanlar,aynen ´spor ayakkabı´gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar.
Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler ´klasik ayakkabı´ gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır.
´Bez´ayakkabılar gibi kısa ömürlü ´tatil aşkları´ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur.
´Marka´ ayakkabı alır gibi,sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna ´tutulan´ aşıklar görürsünüz.
Katı plastikten ´yağmur çizmesi´edinir gibi mantık süzgecinden geçirip ´işe yarar´ biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.
Ayrıca ne tuhaf ki,psikolojik testlerde ´zaafı´ olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı zamanda ´değişik´ türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.
Evet,aşk ´ayakkabıdır´
Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp ´hor´ kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede ´eskitirsiniz´.
Ve nasıl ki´delik´bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca´bir miktar ´ömrünü uzatmış olursanızÿ; ´delik´bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da ´asla eskisi gibi olmayacaktır´ !
Can YÜCEL
BOŞ EV
Zaman değil insanı yaşlandıran. Geçen zamanı düşününce birdenbire ihtiyarlıyor insan.
Her evin bir kokusu vardır; çünkü insanlar siner evlere. Taşınırken işte, en önce, o kokuyu kaldırıp paketliyor insan. Önceki yıldan bir kahkahaya sarıyorsun yapılmış bütün reçelleri. Geçen aydan bir yarım ağlamaya yerleştiriyorsun bütün fotoğrafları. Odalarda geçmiş bütün konuşmaları istif ediyorsun ışıklı zeytinyağlıların içine. Kendini alıyorsun evden, çekip çıkarıyorsun. O yüzden işte, ev, duvardaki çerçeve izi gibi kalıyor; gri, tatsız, köhne bir bulut; öksüz. insansız evler, eski kafa kağıtları gibi yırtık yüzleriyle kalıyor insanlardan geriye.
İçeriye ayakkabılarıyla girebilen yeni kiracılar bakıyor eve. "Bu ev göründüğünden daha güzeldir" demek istiyorsun. "Bir dakika dinler misiniz?" demek geliyor içinden:
"Bu evde az buz değil hakikaten hakkı verilmiş bir hayat yaşandı. Kokusu geliyor mu size de? Biraz dikkatlice içinize çekerseniz... Yani belki de... Siz de... Yani aslında iyi yaşanmış bir ev bırakıyorum size"
Demiyorsun. Denmiyor. Yerlerinden sökülmüş çivilerin badanadaki kurşun delikleri, duvardan çıkarılmış resimlerin çerçeve izleri. Büsbütün acıklı bir şey oldu ev şimdi. Yerlerinden edilip yurtsuzlaşmış nesneler doluşturulup kutulara, sıkıştırıldılar. Kutuların içinde rahatsız, sıkıntılı yüzlerce nesne bir başka eve, bir başka hayata gitmek için hazırlar. Yol tutmasın diye sıkı sıkı bağlandılar. Başka bir evde yadırgamadıklan bir yer bulmak için epey uğraşacaklar. Yeni evde biraz sakil, biraz eskimiş duracaklar. Yeni evlere kendi kokularını sindirinceye kadar insanlar nasıl beceriksiz olurlarsa, onlar da öyle konuldukları yerde önce biraz tedirgin duracaklar. Gitgide eve alışıp dağılacaklar.
Yatağın arkasına düşmüş toka gibi yaramaz, çamaşır makinesinin arkasına kaçıvermiş tarak gibi münzevi, mutfak dolaplarının diplerinde unutulmuş kavanozlar gibi küskün, yeni yerlerini arayacaklar... Her nesne kendi kaderini çizecek yeni evde. Şimdi bu evin ötesinden berisinden tek tek yakalanıp, suçüstü yakalanıp hem de, huysuz çocuklar gibi yolculuğa hazırlanıyorlar.
Şimdi boş evde yazıyorum bu yazıyı. Tek bir masanın üzerinde, tek bir kül tablası, tek bir kahve ve tuşların boşlukta yankılanan sesleri. Ne kadar da nesnelerle birlikte yaşıyormuş insan hayatı. Nesneler gidince sen de biraz hiç kimse oluyormuşsun sanki.
insanlar ortalıkta yokken, eşyalar birbiriyle konuşur gibi gelir bana. Onların da bir kişilikleri var gibidir biraz. Vakar sahibi kütüphane, anaç masa, şımarık sehpa, geveze baharatlıklar... Şimdi onlar yoklar; kutuların içinde konuşmaları birbirlerine karışıyor sanki, kartonun ötesinden boğuk boğuk geliyor sesleri. Ev bu yüzden sessiz. Bilgisayarın tuşları o yüzden bu kadar çığırtkan.
Eve kokusunu sindirmek için kaç zaman geçirir insan?
Ece TEMELKURAN
EVLİLİK VE AŞK
Aslinda ask, ayni insani, sabahin koru uykudan uyandirdigindaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, ayni tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmis pijamalarla kanapede yastiklara sarilip sizmisken bile sevkatle oksayabilmektir. Buna katlanamayanlar zaten asik degillerdir.
Bu durumda evlilik hoslandigin insana karsi olan duygularini olduruyor diyebiliriz. Zira asiksan, ayni havayi solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde oldugunun isaretidir ve huzur verir. Utuledigin gomlegin ona ne kadar cok yakisacagini dusunursun.
Pisirdigin yemegi ne cok sevecegini hayal edersin. Bin tane ayakkabisi varken binbirinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye, istedigin gomlegi satin almaktan vazgecersin. Zamanla almaktan cok, birseyler vermekten mutluluk duydugunu kesfedersin.
Eger kadin evlilikte ikinize yemek pisirecek, dolabi duzenleyip utuyu yapacak bir anne olacak goruluyorsa, o kadinin saclarinin hic yaglanmadigi ve adamin geceleri terlemedigi dusunuluyorsa, asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gulusup opusulecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik degil, bir amerikan filmini yasamaktir.
Bu hayallerle yola cikildiginda, damat ilk gece gelinin saclarindan onbin firkete sokmeye calistiginda, gelin ise damat firketeleri cikaramayip "s.... .m boyle kuaforu" diye soylendiginde zaten evlilik sandiklari sey catirdamaya baslayacaktir.
Evlilik; sadece ask degildir.
Evlilik; ev arkadasligi, kankalik, sirdaslik, ortak hesaba sahip mudilik, ayri kokenlerin birlesmesi, basi hatirlanmayan bir akrabalik iliskisidir.
Ask bu iliskide tutkuyu saglar ama zaten tek basina ayakta tutamaz. Asiksaniz atesli sevismeler yasarsiniz ama kis aksamlari evde kahve icip geyik yapamayabilirsiniz. Hala caniniz sikildiginda onu degil de annenizi ariyorsaniz, yalan olmustur o evlilik.
Ask evlilikte gider gelir.
Haliya kola doktugunde ask biter, ama o, haliyi temizleyebilirse gene asik olunur.
O aradaki sinir evresini asabilenler ellinci yila imza atanlardir.
Tahammul edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artik evliligin yalan olduguna inanacaklardir.
Zafer, direnenlerin olur.
Can Dundar

KADIN AĞLARSA
Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe! -İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte. Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar; hem de çok! Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü. Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları. Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar. Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı...
Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan.. İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar. Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E.. o zaman niye sarılsınlar ki! Niye sarılalım ki! Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur. Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.
Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü! AZİZ NESİN

LUTFEN BANA DOKUN
Ben senin cocugunum lutfen bana dokun Dayan...ihtiyaclarimi karsilamak icin yollar bul iyi geceler sarilmasi ruyalarimi daha da tatlilandirir... gunduzleri bana dokundugunda, bana gercekten nasil hissettigini gosterir Eger senin blug cagindaki cocugunsam lutfen bana dokun Neredeyse buyudum diye beni hala kolladigini bilmeme gerek olmadigini dusunme sevgi dolu kollarina, yumusak bir sese ihtiyacim var Eger senin arkadasinsam...lutfen bana dokun.. Sicak bir sarilmadan daha fazla bana deger verdigini gosteren bir davranis yok kendimi kotu hissederken sifalandirici bir dokunma, sevildigime emin olmami saglar ve yalniz olmadigimi anlamami seninki belki de alacagim tek rahatlatici dokunustur Eger senin hayat arkadasinsam lutfen bana dokun Tutkunun yeterli oldugunu dusunebilirsin ama sadece kollarin korkularimi alip goturur... senin yumusak destekleyici dokunmana ihtiyacim var, sadece ben oldugum icin sevildigimi hatirlamam icin Eger senin buyumus cocugunsam lutfen bana dokun. Tutunmak icin kendi ailem olsa da, canim acidiginda hala annemin ve babamin kollarina ihtiyacim var anne babalarin gorusleri farkli, bu goruslerinizi simdi daha cok taktir ediyorum Eger senin yaslanan ebeveyninsem.lutfen bana dokun Elimi tut, bana yakin otur, bana guc ver ve yakinliginla benim yorgun vucudumu sifalandir. Cildim burus burus ve kirisik da olsa, oksanmayi sever korkma alinti: internet ceviri: Lale Kulahl
MARTILAR
Bundan yuzyillar önce deniz asiri, cok guzel bir ulke varmis. Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ulkenin bir kirali ve tabi ki birde prensesi varmis. Prenses dunyalar guzeli bir kizmis. Kiralin emri ile hergun prenses dolasmak icin saray muhafizlari ile birlikte sarayin disina ciktiginda ona bakmak yasakmis. Halk onun dolasmaya ciktigi ilan edildiginde egilir ve gözlerini kapatir, ya da evlerine kacisirmis. Ona görmenin bedeli ölumle cezalandirilirmis. Gunlerden bir gun yine prenses dolasmak icin ciktiginda... Fakir bir köylu delikanli iradesini yenememis ve yavasca basini kaldirip prensese bakmis ve basini kaldiran fakir delikanli ile prenses o anda göz göze gelmisler... Tabi ki... tahmin edeceginiz gibi fakir delikanli prensese inanilmaz bir askla tutulmus. Prensesinde o derin bakislarinin bos olmadigini dusunen fakir delikanli gunlerce uyuyamamis ve ölumu bile göze almak pahasina, prensesi bir kere daha görmek icin ugrasmis durmus. Bu arada fakir delikanliya da tutulan guzel prenses onun zarar görmemesi icin gunlerce kendini saraya kapatmis. Sonunda dayanamayan fakir delikanli her seyi göze alarak gizlice sarayin bahce duvarina tirmanmis ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmisler. Fakir delikanli hemen duvardan atlamis ve prensesle konusacagi anda saray muhafizlarina yakalanmis. Kralin karsisina göturulen delikanli nasil olsa ölumle cezalandirilacagini bildiginden krala prensese duydugu askini anlatmis. Kral ölum emrini verecegi anda prensesin yalvarislarina dayanamayarakl fakir delikanliya baska bir ceza vermeyi kabullenmis. (İSTE HİKAYEMİZ DE ZATEN BURADA BASLIYOR.)
Hemen bir gemi hazirlattiran kral gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptirmis ve fakir delikanliyida o adada yanliz yasamaya mahkum etmis...
Aradan bir kac ay gecmesine ragmen prensesi unutamayan fakir delikanli prensese olan askini kagitlara dökmus ve martilara anlatmaya baslamis... Artik butun martilar fakir delikanlinin prensese olan askindan haberdarmis. Sonunda martilar bile fakir delikanliyi anlamis ve yazdigi mektuplari prensese göturmeye baslamislar... ve zamanla prensesin de yazmis oldugu mektuplari fakir delikanliya göturen martilar araciligi ile asklari iyice buyumusÿ; taki... bir sabah sarayin bahcesinde kahvalti yaparken prensesin odasinin penceresine agzinda bir mektupla konan martiyi kralin görmesine dek.
Tabi korkuldugu gibi olmamis... Aglayarak kizina sarilan kral, hayvanlarin bile bu aski anlarken kendisinin anlayamadigi icin kendisinden utandigini söyleyerek prensese hemen bir gemi göndertip fakir delikanliyi getirtip kendisi ile evlendirecegini söylemis.
Buna cok mutlu olan prenses hemen fakir delikanliya bir mektup yazmis ve olanlari anlatmis. Tabi bu arada mektubu göturmek icin bekleyen martiyada her seyi anlatarak butun martilari dugunlerine cagirmis. Buna cok sevinen marti mektubu bir an önce issiz adaya göturmek icin yola cikmis. Tam yolu yarilamisken yanindan gecen bir kac marti arkadasina haber verip hepsinin dugune davetli oldugunu söylemek icin gagasini actiginda mektubun dustugunu farketmis. Ve mektubu tum martilar hep birlikte aramaya baslamislar... fakat bir turlu bulamamislar. Bu arada prensesten mektup alamayan fakir delikanli, yazmis oldugu mektuplari göndermek icin birtek marti bile bulamamis... Biraz ilerisinde ucuyorlar fakat yanina gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmis... Prensesin kendisini unuttugunu yahut istemedigini sanan fakir delikanli martilarin onun icin gelmedigini dusunerek, fenerden kendisini kayalarin uzerine atarak intihar etmis. Ve malesef kralin gemisi adaya vardiginda fakir delikanlinin soguk bedeni ile karsilasmislar...
İste o gun bugundur, her seyi duzeltmek icin denizler uzerinde ucan martilar o mektubu ararlar. O mektubu bularak o inanilmaz sevgiyi ve herseyi geri getiriceklerini sanirlar ve bu yuzden de hep denizler uzerinde ucarlar.
|